Blog

Teknede Güneş Paneli

Yelkenli teknelerde güneş paneli uygulaması hem kolay hem yararlı…

Gün geçtikçe denizde kullandığımız elektrikli aletler, haberleşme cihazları ve navigasyon cihazları artıyor. Dolayısıyla elektrik tüketimi de aynı hızda yükseliyor. Hele bilgisayarların, telefonların şarj ihtiyacı daha dramatikleşiyor, teknede gençler de varsa…

Benim teknedeki motor standart kıçtan takma 10 hp marşlı bir Honda. Dolayısıyla alternatörü, yani şarj dinamosu da var. Yaklaşık 12 ah üretiyor, kitapçığına göre. Bu açıdan motorla seyir esnasında 60 Ah’lik aküyü de şarj ediyor. Fakat yelkenli bir tekne motorun çalıştırılmaması üzerine dizayn edilmiştir esasen. Ben de limana giriş ve çıkış dışında yaktığı yakıta acıyanlardanım.

Akü yerine jeneratör bir yöntem olabilir. Teknede jeneratör hem gürültülü hem pahalı. Büyük yatlarda sessiz ama pahalı çözümler olduğunu, demirlediğimiz koylarda komşu teknelerden gelen uğultudan biliyorum.

Akülerle ilgili önemli bir konu ise, ömürleri sürekli şarj altında olmalarına bağlı. Bir kaç kez tamamen boşalan bir aküyü diriltmek pek mümkün değil. Özellikle yaygın olan sulu aküleri. Şimdilerde derin deşarj – deep cycle adı verilen jel aküler de üretiliyor ama halen diğerlerine göre çok pahalılar.

Bir çok tekne bağlandıkları marinalardan aldıkları elektrikle, teknelerinde bulunan redresörler marifetiyle akülerini şarj ediyorlar, şarjda tutuyorlar. Ancak bizimki gibi elektriği olmayan balıkçı barınaklarında akülerinizi şarj etmenin iki yolu var. Motorunuzu zaman zaman çalıştırıp akülerinizi diri tutacaksınız. Ya da arada bir aküyü yerinden alıp evde veya bir başka yerde şebeke cereyanından şarj edeceksiniz. Birinde boşuna yakıt tüketimi, diğerinde ise ilave zahmet var. Üçüncü bir alternatif ise güneş paneli ile donatmak.

Yeni bir yöntem ise ülkemizde güneşlenme oranı nispeten yüksek olduğu için güneş panelleri… Benim tekne tesisatım 12 V doğru akım olarak yapılmış durumda. Birçok teknede de tıpkı otomobillerde olduğu gibi böyledir. 24 V olanlar da var. Teknenin kadrosunda 60 Ah bir akü var. Fakat bu kapasite benim artan tüketimime yetmeyeceği için ben ilave olarak bir 100 Ah akü aldım. Başlangıçta motorun aküsü ile bu yeni aküyü ayrı tutmayı düşündüm.

Güneş panelleri iki tip. Monokristal ve polikristal. Teknik detaylarını tam bilemiyorum ama denizde kullanılabilecek türden optimum maliyet ve uygulama kolaylığı olanlar polikristal olanlar. Verimlilikleri biraz daha düşük ama hesaplı.

Bu tarz bir sistem için bir Şarj Kontrol Cihazı (ŞKC) da gerekiyor. Ben internetten 100 Watt’lık bir Mitasun marka panel ve 10 amperlik bir şarj kontrol cihazı aldım. ŞKC’nın markası yok sanırım zaten Çin yapımı. Panel 100 x 67 cm ve 7,5 kg. Tam güçte 5,5 Ah üretebiliyor olduğu yazıyor arkasında. Tabi bu sanırım en güneşli ve dik geldiği bir anda olsa gerek. Benim tahminim 3 Ah ortalama üretimi var.

Bir de bilgisayar, diğer 220 voltla çalışan dekupaj, havye vesaire gibi elektrikli cihazlar için 600 Watt’lık bir modifiye sinüs invertör aldım. Hepsini marin kablo ile aşağıdaki gibi bir birine bağladım. Hemen çalıştı. 🙂

Aküyü alırken bayi şarjlı olduğunu söylemişti ama cihaz 11.8 Volt ölçüm yaptı. Yani nerede ise yarım şarj da gibi. Panel ise 13,8 volt vermeye başladı. Daha sonraki dönemde 14,4 Volta kadar da çıktı.

Ertesi gün geldiğimde akünün voltajı 12,5’e kadar yükselmiş ve tam şarja geçmişti. Daha sonraki dönemde genelde hep bu seviyede kaldı.

ŞKC’nın USB çıkışından telefonu doğrudan şarj edebiliyorum. Büyük kolaylık…

Daha sonra iki aküyü birbirine paralel bağlayarak 160 Ah’lik bir kapasiteye çıktım. Motor aküsünün motorun çalıştığı dönemde şarj olurken, diğer akünün ve ŞKC’nin nasıl davranacağını merak ediyordum. Motordan 12 Ah’lik akım gelmeye başlayınca ŞKC sanırım akülerin tam dolu olduğunu değerlendirip panelden gelen şarjı kesiyor. Bu iyi oldu. Artık her iki taraftan da iki aküyü şarj edebiliyorum.

İnvertörü doğrudan 100 Ah’lik aküye bağladım. 500 wattlık dekupajımı gayet güzel çalıştırdı. Şimdi bir de 500 Watt’lık avuç içi taşlama aldım. Ufak tefek onarımlarda gerekiyor.

Artık teknede 12 voltluk bir buzdolabı (30 Litre Mobicool), telsiz, oto-pilot, aydınlatmalar telefon ve tabletlerin şarj cihazları aynı ayna çalışabilir durumda. Bir bakıma elektrik açısından bağımsız olabiliyorum. Tabii 100 Watlık bir panel bütün bunların hepsini idame ettirecek güçte değil ama tekneye fasılalı olarak gelebildiğim için, aradaki boşluklarda eksilen şarjı tamamlamaya pekala yetiyor.

Şimdi günlerce karadan ayrı kalabilirim. Bağımsızlığıma ket vuran tek konu şimdilik içme suyu. Eh zaten ben de okyanus geçmiyorum. Şimdilik… 🙂

Teknede otopilot: Raymarine ST 2000 +

Benim gibi deniz yalnız çıkan yelkencilerin önemli bir sorunu sürekli yeke başında durmak mecburiyetidir. Değil yemek ve tuvalet gibi tmel ihtiyaçlar, su içmek, kabinden bir şey almak gibi basit ihtiyaçları bile karşılamak için tekneye ilave trim yapmak, faça yelkene geçmek (heave to) vesaire lazım.

Fakat piyasada bir kaç markanın elektrikli otopilotları var yeke dümen sistemleri için.

Ben öteden beri diğer navigasyon çözümlerinden de tanıdığım Raymarine markasının otopilotlarını araştırıyordum. Ama uzun süre Türkiye’de stoklarda yoktu. Bir ara internette bir kaptanın elindeki otopilotu sattığını öğrendim, temas kurdum ve hiç açılmamış bir ST 2000 + otopilotu elden satın aldım.

Fakat montajı ayrı bir konu imiş meğer…

Paketin içinde gelen kitapçığında, yeke üzerinde dümen palasının kenarından itibaren 46 cm ölçerek tutturma pinini monte etmek gerektiği belirtilmiş. Bir de otopilotun ana gövdesinin, teknenin havuzluğuna delinecek 12 mmm bir delikle yekeye 90 derece açıyla takılması lazım. Bu montajlar için ise epoksi yapıştırıcı kullanın diyor talimatname…

Haydaaa…

Epoksi nedir diye internete giriştim ama polyester, vinylester vesaire karşıma bir sürü detay çıktı. Neyse iyi de oldu, konu hakkında epeyce bilgi edindim. İnternetten yerli markalardan 1 : 2 oranında sertleştirici kullanılan bir kilogramlık paket satın aldım. Çok az kullanacağım için de eczaneden 10 cc’lik 10 adet enjektör ve marketten kağıt bardak aldım.

Teknede son ölçümleri yaparken bir de ne göreyim bizim otopilotun boyu yekeye yetişmiyor. Bir haydaaa da burada çektim.

İnternetten altı inçlik (15,3 cm) bir “pushrod extension” almak zorunda kaldım ve bunun için yaklaşık 20 gün bekledim, PTT’ye gümrük ödedim.

Nihayet her şeyi bir araya getirip karışımı hazırladım, delikleri deldim. Montajı tamamlayıp enerjiyi verdim otopilota… Açılışta çıkardığı bip sesi, piston kolunu iten servo motorun zırıltısı senfoni gibi geldi bana.

Ertesi gün ilk kez seyir esnasında denedim. Güzel çalıştı ve beni çok rahatlattı. Artık gideceğim istikameti ayarlayıp, otopilotu devreye aldıktan sonra yelkenlerin trimini en ince ayrıntısına kadar rahatça yapıyorum. İki elimde serbest ve teknede dolaşabiliyorum.

Ancak önemli bir risk oluştu. Bir şekilde tekne trimini yaptıktan sonra Allah korusun denize düşersem, tekne beni beklemez, basar gider. Artık emniyet kuşamımı ve can halatımı daima takmalıyım. Konforun getirdiği dezavantajlar da var elbette…

Yelkenli tekneye telsiz donatmak…

Arda 80 için uzun süredir aklımda bir telsiz donatma fikri vardı. Ben çoğunlukla yalnız çıkıyorum denize. Dolaştığım mesafelerde genellikle cep telefonu şebekesinin kapsama alanı içinde oluyorum. Ancak cep telefonunun bir kaç dezavantajı var. Öncelikle sadece bir kişiyi arayabiliyorsunuz. Telsizde ise anonsunuzu menziliniz dahilindeki tüm istasyonlar duyuyor.

İkincisi, arayacağınız kişi ya da kurumun telefonunu bilmeniz ya da önceden kaydetmiş olmanız, hemde hızlıca erişebilir olmanız lazım telefonda… Telsiz de ise mandala basıp konuşuyorsunuz.

Öte yandan bir başka tekneye kendisinin farkında olmadığı bir acil durumu – tehlikeyi bildirmek ancak telsizle mümkün olabiliyor.

Piyasada bulunan marin telsizleri araştırdım. Bir kaç firmayla temas kurdum. Telsan‘ın ana distribütörü olduğu ICOM IC-M323 VHF telsizi önerdiler. Fiyatı da özellikleri de makul geldi.

ICOM IC M323 VHF DSC
MiktarAçıklama
1 ICOM IC-M323 VHF DENİZ TELSİZİ
 Yeni sezgisel kullanıcı arayüzü, IPX7 standartlarında su geçirmezlik(1 metre derinlikte 30 dakika), AquaQuake fonksiyonu, 25 Watt çıkış gücü,ITU Class D DSC özelliği, GPS bağlantısı için NMEA giriş ve çıkışı,2 Watt dahili hoparlör.
Standart Ekipman: Telsiz, montaj kızağı, el mikrofonu, güç kablosu, Türkçe ve İngilizce kullanım kılavuzları

Fakat sadece telsiz cihazı yetmiyor, bir de size anten öneriyorlar. Bizimki yelkenli olduğu için bana Shakespeare 5215 önerdiler.

Yelkenli Tekne için VHF Marine Anten  
Shakespeare   5215                     1mt, çelik kamçı anten, yelkenli için

Satınalma safhasına geçince, size önce proforma fatura gönderiliyor. Siz de e-devletten Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü Telsiz İşletme Müdürlüğünün sayfasından elektronik olarak müracaat ediyorsunuz. Dikkat edielcek bir husus, proforma fatura ile birlikte teknenizin ruhsatı ve teknik detayları da elinizde olmalı o esnada. Hem bilgileri işliyorsunuz hemde elektronik suretlerini yüklüyorsunuz.

Müracaatı yapınca size bir bilgilendirme maili ve SMS geliyor. Sanırım hemen ertesi gün de “telsiz satınalma izniniz” geliyor ve size altı ay süre veriliyor. Altı ay içince telsizin asıl faturası ile müracaatınızı sürdürmeniz gerekli.

Telsan kredi kartıyla ödememi aldı ve hemen ürünleri kargoladı. İki gün sonra telsizim ve silindirik uzun bir kutu içinde antenim geldi. Sevindim tabii…

Ama bu ikisi birbirine bir şeylerle bağlanmalı… Telsizin arkasında ve antenin altında koaksiyel kablo bağlantısı için soketler var ama ne kablonun özelliği, ne de bizim alışık olduğumuz TV anten kablo adaptörlerinden daha büyük görünen parçalara ait bir iz var… Bir şeyler eksik.

Daha sonra anten üzerinde gelen tek sayfalık dokümanda RG58 koaksiyel kablo ve PL259 adaptör ifadelerini gördüm. Google efendiye sorunca bu parçaların hemen her yerde satıldığını ama hem pahalı hem de montajla ilgili bir sürü teknik detay olduğunu gördüm. Bu kodlarla youtube’a girince bir sürü video bulabilirsiniz.

Yine internetten siparişle bunları temin ettim. Kablonun yekpare olarak telsizden direğin en tepesine kadar uzanacak şekilde yeterli uzunlukta sipariş edilmesi lazım. Kablo ile adaptörlerin pratik olarak montajı tamamlanan tipleri var, nispeten pahalı. Bir de lehim gerektiren tipleri var, hesaplı ama bu defa havya/pasta vb. lazım. Ben pratiklerden aldım, sorunsuz olarak monte ettim.

Her şeyi birbirine bağladım. Telsizi de aküye irtibatladım. Bismillah çekip güç düğmesini çevirdim. Ekranda DSC ve GPS özelliklerinin çalışması için MMSI kodunun girilmesi gerektiğini söyleyen bir mesaj çıktı. Haydaaa… Hemen ruhsata ulaştım. MMSI numarası alanı boş… Canım sıkıldı tabii. Neyse o adımı “cancel” ile atladığımda telsizin rahatlıkla iletişime açık olduğunu fark ettim. Alma – verme fonksiyonları son derece etkili çalışıyordu. Bir süre yakınımızdaki Gemlik limanının telsiz trafiğini merakla dinledim. Güzel bir imkan oldu.

MMSI kod numarası kafama takılmıştı. Hemen Gezgin Korsan portaline girdim. Başta ilk müracaatı yaparken telsiz tipinin sadece VHF değil aynı zamanda DSC (acil durumlarda otomatik text mesajı yayınlama özelliği) olduğu belirtilmeli imiş. Tekrar Telsiz İşletme Müdürlüğü ile temasa geçip dilekçe verdim. Bu arada bu işlemleri kargo ile rahatça yapıyorsunuz. Müdürlüğün çalışanları da son derece gayretli ve yardımcı olmayan çalışan kişiler. 45 TL daha yeniden harç yatırdım. Bu arada tüm harçlar Vakıfbank’a yatırılıyor.

Telsiz İşletme Müdürlüğü MMSI numaramı ve ruhsatın elektronik bir kopyasını bana hemen yolladılar. Birkaç gün sonra da ruhsatın aslı kargoyla geldi.

Telsan’daki arkadaşları aradım, MMSI kodunu benim cihaza kendim girebileceğimi söylediler. Bir sonraki açılışta MMSI numarasını kitapçıktaki yönergeye uyarak kaydettim. Dikkat, bu işlemde hata yaparsanız düzeltme imkanı yok, cihazı satıcıya göndermeniz gerekiyor.

Artık rahatım. MMSI numaram var benim. 🙂 Niyeyse… Bir şeylerin eksik olması insanda huzursuzluk yapıyor. Ayakkabının içinde kalmış küçük bir taş gibi.

Son olarak benimki gibi kabin içi alanı küçük bir teknede telsizi nereye koyacağınız önemli bir sorun oluşturuyor. Ben hala düşünüyorum. Hem dışarıdan duyup, eğildiğimde yetişebilmeliyim, hem de içeride fazla kalabalık oluşturmayan bir yere koyabilmeliyim. Şimdilik seyyar vaziyette kullanıyorum.

Tiny 17…

Tiny 17’miz artık İstanbul’lu oldu. Onu geçen sezon sonunda denizi seven ve tekneye hakkını veren yeni sahiplerine devrettik.

Küçük kayığımızla yaptığımız seyirleri nispeten uzunca olan bu videoda derledim. Kabaca 3 – 4 yıllık maceralarımızın bir özeti oldu.

Tiny 17’lere ilgi duyan denizcilerin ilgisini çekebilir diye buraya koydum.

Denizle şaka olmaz…

Denizcinin kol saati olmazmış… Sakin, dikkatli ve hesaplı olmak lazım.

11 Ağustos 2018 günü denizde çok ilginç bir badire atlattım.

Yazın ortasını geçmişiz. Marmara’da kuvvetli poyrazlar var. Bazen dalgalar benim 5,3 metrelik yelkenlimin boyunu aşacak şiddete ulaşsa da, ben rüzgar varken denize mutlaka çıkmak istiyorum.

1,5 sene önce aldığım 6 beygirlik Mercury dıştan takma motor her nasılsa arızalandı. Sürekli stop ediyor. (Çocukken “istop” derdik, hatta topla oynanan istop diye bir oyunumuz vardı.) Gemlik’te yetkili servise gösterdim, bir – iki bakım – onarımdan sonra kabahati yakıtta buldular. Birkaç gün düzeldi gibi ama hastalığı sonradan tekrar nüksetti. Gaz yemiyor, yüke binince stop ediyor. Ama ite – kaka gidip geliyorduk. Tekrar servise gitmesi lazımdı.

Bir kaç kere denizde stop edip çalışmayınca, mecburen etraftaki kaptanlardan yardım isteyip tekneyi çektirdim. Ama teknede bir de yedek motor bulundurma düşüncesi belirdi. Biraz araştırdım. Tomking 3,5 beygir 2 zamanlı bir küçük motor satın aldım. Aslına biraz ağaç kesme hızarından bozma bir şey gibi görünüyor ama bayağı ciddi çalışıyor. Şaka gibi, oyuncak gibi…

Her neyse, benim Mercury’i yedeğe alıp bu ufaklığı denemek için yerine taktım. 1:20 yağ/benzin karışımını hazırlayıp deposunu doldurdum. İpini çektim hemen çalıştı. Gayet güzel güç üretiyor. Hadi dedim marina içinde bir-iki tur atayım. Halatları çözüp yerimden çıktım. Performansı fena değil, dar zamanda çok işe yarar. Bir kusuru var, sadece ileri çalışıyor, geri vites için şanjman yok, ama motor 360 derece dönebiliyor.

Marinadan çıkıp açıkta bir göreyim, yapabilirsem yelkenleri de açayım dedim. Ama bu tecrübeli bir denizcinin yapmayacağı bir şeydi. Çünkü yelkenle denize çıkmak için mutlaka biraz ön hazırlık lazımdı.

Rüzgar şiddetli değil ama öğleden önceden kalma bir soluğan var, dalgalar büyükçe geliyor.

Bu arada geçirdiğim badireyi izah için biraz teknik bilgi vermem gerekli. Bizim kullandığımız “sloop” tipi yelkenlilerde, teknenin orta altından aşağıya doğru inen “salma” denilen genellikle dökme demir veya kurşundan yapılan ağır bir parça bulunur. Bir çok görevi olan, çoğu kez köpek balıklarının sırt yüzgecine benzeyen bu parça kısaca yelkenlere binen rüzgar basıncını dengeler, suya karşı yanal direnç oluşturarak teknenin ileri hareket etmesine imkan verir. Ama nihayetinde su altına uzanan bir parçadır ve sizin karaya yaklaşma mesafeninizi arttırır. Her denizci teknesinin su çekimi mesafesini bilmelidir. Bizim Tiny17’mizin su çekim 80 cm idi. Yani yaklaşık 1 metre derinliğe kadar sahile yanaşabilirdik. aksi taktirde salma dibe değer, tekne karaya oturur,  yanlamaya başlar ve kontrol edilemez hale gelir.

Aşağıdaki basit çizimde durumu biraz izah etmeye çalıştım.

Tehlikeli durum nasıl oluşuyor?

Velhasıl, motor beni tam marina ağzına getirdiğinde, kafadan aldığım ve poyrazdan gelen rüzgar müsaade ettiği için ana yelkeni basmaya başladım. Benim ana yelken direğe yelken arabası denilen, perdelerde kullanılan kopçalara benzer şekilde çalışan plastik parçalarla bağlanıyor. Bunlar bazen kanal içinde sıkışabiliyor, fazla yüklenirseniz kopabilir veya iyice sıkışabilirler. Bir kaç kez başıma geldiğinden biliyorum. yine aynı şekilde bir sıkışma oldu. Ben yeni küçük motorun kontrol sapını bırakmaya mecbur kaldım. Bu arada yarım basılı olan ana yelken doldu ve beni yana çevirdi. İrice bir dalga da çalışan motoru 180 derece çevirdi ve sapı suya girdi. Elektrikli on/off kontrol anahtarı da suya girip ıslanınca kısa devre yapıp motor stop etti.

Olayın geçtiği yer aşağıda:

Rüzgar beni iskele kontradan basarak sahile itmeye başladı. Mesafe çok kısa, hemen salma dibe değebilir. Hemen demir atıp tekneyi durdurmam gerektiğini düşündüm. Böylece rüzgarı kafadan alıp, ana yelkene de müdahale edebilecektim.

Hızla teknemin pruvasına geçtim, ama tekne fındık kabuğu gibi çalkalanıyor. Her zaman tedbir için demiri kısa bir el incesi ile baş koç boynuzuna bağlarım. Meret düğüm çözülmüyor, bense her saniye karaya doğru gidiyorum. Güç bela demiri attım, tekne hemen düzeldi fakat adım gibi eminim demir tarayacak, zira kaloma verecek imkan yok.

Bu arada hemen bizim barınak yöneticisi Murat kaptanı aradım. Bizim hızır eleman Fatih’i küçük bir taka ile yardıma gönderdi. Fakat aradan geçen 10 – 15 dakika için demir azar azar gevşeyerek beni iyice karaya yaklaştırdı. Fatih bana halat verdiği dakikada salmanın zemindeki kurma sürtme sesini duymaya başlamıştım. Son anda yana devrilmekten ve sonucunda bir sürü başka hasardan kurtuldum.

Velhasıl; denizle şaka olmaz. Hazırlıksız, plansız, düşüncesizce denize çıkılmaz. Denizin verdiği heyecan ve mutluluğa bir an önce kavuşmak için asla acele etmemeli.

Denizcinin kol saati olmazmış… Sakin, dikkatli ve hesaplı olmak lazım.

Benim İlk İş Deneyimim…

1990 yılında Harbiye’den mezun olunca, doğrudan kıtaya, göreve gittim. Bir süre sonra ailemin tercihleri nedeniyle tarihi belirsiz bir şura toplantısı sonrasında ordudan atılacağımı ve o zaman dek bir kariyerim olamayacağını öğrendim. Büyük hayal kırıklığı ve üzüntü içinde, yıllar sürebilecek bu bekleyişe katlanamayacağımı anladım. O dönemde 15 yıl mecburi hizmet şartı vardı, istifa etmek veya ayrılmak mümkün değildi. Ailem de durumu bilmedikleri için ayrılmama şiddetle karşıydı.

İzne çıktım ve bir daha hiç dönmedim. 1992 yılı baharıydı.

Ankara’ya gittim. Nişanlım orada öğrenciydi. Geride bıraktığım bir subay arkadaşımın tavsiyesi ile tanıştığım bir başka öğrenci arkadaşın evinde kalmaya başladım.

Nüfus kağıtlarımız askeri lisedeyken elimizden alındığı için askeri kimlik kartım dışında kimlik belgem yoktu. Herhangi bir yerde resmi olarak çalışamazdım. Hem zaten ne iş yapacaktım? Toptan, tüfekten başka bir bilgim – becerim yoktu. Ama liseden beri gitar çalıyordum ve çok emek vermiştim. Sesim de fena değildi. Yeni ev sahibim beni çok iyi düzeyde elektrik gitar çalan bir başka arkadaşla tanıştırdı. Çalışmak üzere Marmaris’e gittik. Nisan ayı ortalarıydı, henüz sezon açılmamıştı, turist de yoktu, iş de yoktu. Ordudan aldığım son maaşım da pansiyon/yemek derken bitiverdi. Tutumlu davranamamıştım.

Plajda uyumaya ve kordonda kaldırıma oturup gitar çalarak, topladığımız üç-beş kuruşla karnımızı doyurmaya başladık. O günlerdeki duygularımı, yalnızlığımı anlatamam. Dışarıda yatmak, basit şeylerle beslenmek bana ağır gelmiyordu, alışıktım. Ama duygusal olarak çok zorlanıyordum. Ailemin veya devletin himayesi olmadan ilk defa “gerçek” insanlar arasındaydım. Kendi varlığımdan başka hiçbir imtiyazım yoktu.

Ankara’daki birisi bana Marmaris’te ordudan yeni ayrılmış bir denizci teğmenin bir mekân işlettiğini, yardımı olabileceğini söylemişti. Umutsuzca o mekânı arıyordum ve ansızın her gün geçtiğim yolun üzerinde buluverdim.

Mekân sahibi beni dinledi ve moral verdi. Bize vereceği müzik işi yoktu ama yan iş olarak yaptığı mavi tur firmasında, turdan dönen gezi teknelerinin temizlik işini önerdi. Haftalık veya iki haftalık sürelerle, özellikle yabancı turistlere kiralanan fiber yelkenliler tur dönüşünde bir sonraki misafir için baştan sona temizleniyordu. Yatak çarşaflarından bulaşıklara, güverteden klozetlere kadar ciddi bir temizlik işi vardı. Tekne başına sigortasız ve yevmiye usülü 30 DEM (şimdilerde kalmadı – Alman Markı) ücret vardı. Günde, biri sabahtan öteki öğleden sonra olmak üzere iki tekne temizlenebiliyordu. Üstelik misafirlerin teknede bıraktıkları her türlü kadro dışı eşya ve erzak benim olacaktı!

Temizlik… Benim gibi ömrü askeri ve yatılı okullarda geçmiş, her sabah yatağını jilet gibi düzeltmiş, mıntıka temizliğinden silah temizliğine kadar her konuda deneyim sahibi olmuş biri için çok kolay bir işti. Aslında iş bile değildi. Fakat insanlara emir vermeye alışmış, kendince bir gururu olan bir gençtim. Klozet temizlemek, yerleri silmek ve bunu para için yapmak çok ağırıma gidebilirdi. Ama kendimi denemek ve duygularımla yüzleşmek istedim. İşi aldım. Diğer arkadaşım ise başkasının pisliğini temizleyemeyeceğini düşündü.

İlk sabah marinaya gittiğimde beni Finlandiyalı orta yaşlı bir bayan karşıladı; Ingrid. İşi sert bir tavırla tarif etti. Pek yüz vermiyordu. Belli ki benim gibi birçok gençle muhatap olmuş, böyle davranması gerektiği kanaatine varmıştı. Kötü bir Türkçesi vardı ama ben askeri liseden gelen iyi İngilizcemle cevap verince çok rahatladı. Uzun uzadıya bilgi verdi. İşi düzgün yapmazsam, ya da sonradan misafirlerden şikâyet gelirse neler olacağını “fırça tadında” izah etti.

Tuhaf bir şekilde emir almaya alışık olduğumu ve bana çok dokunmadığımı fark ettim. Zira, işi onun tarif ettiğinden daha hızlı ve iyi yapabileceğimi görmüştüm. Onun beklentisi önceki deneyimleri sebebiyle çok düşüktü. Onu şaşırtabilirdim.

Nitekim, aldığım ilk tekneyi 3 saat içinde bitirdim. Sadece temizlemedim, denizci tabiriyle güverte üstünü de neta edip toparladım. Bir sırt çantası dolusu erzak da çıkarmıştım. İçinde kutu kolalardan açılmamış makarna paketlerine, peynir zeytinden giyeceklere, hatta nakit paraya kadar her şey vardı. Ingrid gelip tekneyi kontrol ettiğinde, sessizliğinden memnun olduğunu anlamıştım. Hemen ikinci tekneye geçtim. Onu da aynı şekilde bitirdim.

Artık devamlı gitmeye başladım. Gerçi her gün iş olmuyordu ama Ingrid birkaç gün sonra beni marinadaki yabancılara ait özel yatlara temizlik için göndermeye başladı. Hem yabancı dil biliyor olmam hem de işimin kalitesi beni öne çıkarmıştı. Özel teknelerde zamlı olarak aldığım 50 DEM ücretin yanı sıra şaşırtıcı bir şekilde “bahşiş” vardı. İlk gittiğim 52 metrelik yarış yelkenlisinin sahibi bana 100 USD bahşiş vermişti… Dönüşte bunu Ingrid’e uzattım, gülümseyip “o senin paran” dedi.

Müzik işini unutmak üzereydim. Param olunca pansiyona tekrar geçmiştim. Diğer gitarcı arkadaşım benden umudu kesince oradaki bir başka gruba katılıp beni bıraktı. Ama tam da o sırada, Barlar Sokağı’ndaki bir mekandaki küçük ilanı gördüm. “Müzisyen” aranıyordu. İçeri girdim. Sanırım artık kendime güvenim biraz daha yüksekti.

Önce yöneticiyle, sonra öğretmen emeklisi patronla tanıştım. Aslında iki üç kişilik bir grup ya da piyanist arıyordu ama benim de anne babamın öğretmen olduğunu öğrenince “al gitarını gel biraz çal bakalım” dedi.

Biraz sonra mekânın köşesindeki küçük sahnedeydim. Repertuvarım genişti. Dosyamda yıllardır biriktirdiğim her türden 1200 kadar şarkım vardı. Yarım saat kadar beni dinledi, birkaç şarkı sordu. “Tamam şimdilik sahne boş kalmasın ben başkasını buluncaya kadar her akşam saat 10:00’dan 01:00’a kadar program yap” dedi. Gecelik 200.000 TL alacaktım. Sanırım o zamanlar 50-60 Mark civarında bir paraydı. Bu işte de bahşiş çoktu ve ben de sanırım pek fena değildim. Bir defasında Akdenizli bir turist o zamanlar meşhur olan “Telli Turna” şarkısını tekrar söylemem için bana 50 USD bahşiş vermişti.

Patrona, nişanlımın okuduğu ODTÜ’de öğrenci olduğumu söylemiştim. Sigorta yapmayacağı için benden belge de istemedi… Ben başladıktan sonra, başkasını aramadı. Sanırım; hemen yakın arkadaş olduğum yönetici, kapıdaki ilanı kaldırmıştı, gelenleri de geri çeviriyordu. Bütün sezon arada çaldım.

Artık gece müzik yapıyor, gündüz teknelere temizliğe gidiyordum. Birkaç gün sonra denizci teğmen arkadaşım bana geldi. Ev arkadaşlarıyla anlaşamadığını, onların evden ayrıldığını, eğer istersem onunla kirayı ve giderleri paylaşmak kaydıyla kendisiyle kalabileceğimi söyledi. Belli ki o da benim gibi sivil hayata ve sivil insanlara uyum sorunu yaşıyordu. Yanına taşındım.

Her sabah, bir önceki gün kazandıklarımı şimdi kapanmış olan Pamukbank’ın ATM’sinden nişanlımın hesabına yatırıyordum. Kendim hesap açamaz, şubeye girmeye bile cesaret edemezdim.

Sezon biterken Marmaris’te kendine göre tanınmış, çevresi olan ve bankada 10.000 DEM biriktirmiş birisiydim. Kendime göre hayatımı bir düzene sokmuştum. Ben yapmaya karar verdikten sonra, her işi alabileceğimi, her şeyi başarabileceğimi hissetmiştim. Çalışmak isteyene iş çoktu, Allah yardım ediyor, önünü açıyordu. İşverenlerimin başının belası değil, çözüm ortağı olursam, onlara beklentilerinin üzerinde servis verirsem hemen göz dolduracağımı ve yetki kazanacağımı anladım. Askeri okullarda ve orduda elde ettiğim ve anlamsız olduğunu düşündüğüm birçok bilgi ve becerilerin sivil hayatta da beni desteklediğini hatta kimi zaman öne çıkardığını gördüm.

Ankara’ya barmen arkadaşımla döndük, onun yanına taşındım. Artık ne yapacağımı, nasıl yapacağımı anlamıştım. Profesyonel hayatıma bir şirkette “Personel ve İdari İşler Şefi” olarak başladım. Bu, ordu mensuplarının kolayca alabildikleri ve tercih edildikleri bir görevdi.

Fakat ben, patronumu şaşırtabileceğimi biliyordum…

Direkte makara değişimine alternatif bir çözüm…

Yeni teknemizi kendi barınağımıza nakletmek için çıktığımız ilk seyirde ana yelken mandarını taşıyan makara direğin tepesindeki yerinden bir şekilde çıkarak, halat-yelken-makara hepsi aşağıya düşmüş, makaranın bilemediğim bazı parçaları da denize gitmişti.

Bizde nakil için seyrimizi sadece cenova  (ön yelken) ile yapmıştık.

Bizim teknenin diğer halatlarının da elden geçmesi, bazılarının değişmesi gerekiyor. Ama bunun için ne vaktim, ne de bütçem müsait. Şimdilik acil olduğu için internetten (www.marintekstore.com) iki yön makarasını hızlıca sipariş ettim. Ertesi gün geldi.

Bunlardan büyük olanının MWL (Maksimum Working Load) kapasitesi 500 kilogram. Diğerinin ki ise 350 kilogram. Uygun bir halat ile bir kişiyi rahatlıkla ve emniyetli bir şekilde direğe çekebilecek güçteler.

Ronstan ağır yük yön makaraları
Ronstan ağır yük yön makaraları

 

Ama bunu yapabilmek için her şeyden önce bir şekilde diğerin tepesine ulaşıp bu makaralardan en az birini halatıyla birlikte takabilmemiz lazımdı. Bunun için üç yol vardı bildiğimiz:

  • Direği yatırmak
  • Direğe tırmanmak
  • Direğe sepetli vinçle ulaşmak…

Dördüncü opsiyonu bizim komşu Adil kaptan’dan öğrendik. Marinada bağlı Otantik Otel &Restoran’a aborda olup onun üzerinden çalışmak… Turan Emeksiz adlı bu eski şehir hatları vapuru, şimdi bir otel restoran. Muhtemelen gençliğimde bu vapurla çok defa seyahat etmişimdir, çünkü ismi çok tanıdık.

Bu harika fikri hemen uyguladık. Otantik’e yanaştığımızda sağ olsunlar çok yardımcı oldular, talebimizi kabul ettiler. Üçüncü kattaki terasa çıktığımızda direğin tepesi el – göz mesafesindeydi. Tekneyi biraz yatırıp  kolaylıkla yeni iki makarayı ve ana yelkenin makarasını monte edip halatlarını verdik.

Eski İstanbul şehir hatları vapuru Turan Emeksiz, şimdiki Otantik Otel & Restoran…

 

Artık yedekli bir şekilde makara ve halatlarımız hazırdı. Hemen marinadan çıkıp rüzgarsız havada yelkenleri bastım. Allah’a çok şükür, sorun yok…

Tekrar marinaya döndüm. Ama, tam yanaşırken hafif bir rüzgar çıktı, beni ateşledi. Tekrar çıktım, ve çift yelkenle kayda değer ilk seyrimi yaptım.

Güzeldi; tekneye alışmaya ve daha çok güvenmeye başladım.

Bu arada kadraja giren radar reflektörünü sonradan düzgünce bağlayıp yükselttim.

 

Marina içinde

Bizim yeni teknenin dışarıdan çekilmiş ilk videosu bu. Balıkçı barınağında beni bekleyen Adil kaptanı almaya gidiyorum, motor rölantide çalışıyor. Hem benim ağırlığım, hem de tekne içine yerleştirdiğim malzemelerin dengesizliği nedeniyle teknenin pruvası biraz yükselmiş, su hattı çizgisi görünüyor.

Seyirde de önemli bir konu olduğu için, teknedeki yüklerin oluşturduğu ağırlığın dengeli olarak dağıtılması lazım.

Arkada ilk görünen vapur Adalet Bakanlığına bağlı. İkincisi ise Otantik Hotel & Restoran.

Güzelyalı Marina, kapasitesi sınırlı ama lokasyonu güzel bir barınak. Mudanya İDO iskelesi ile sırt sırta komşuyuz. Marina ağzında derinlik salması uzun tekneler için sıkıntılı ve kum birikmeye devam ediyor. Burası poyrazda içeriye hatırı sayılır düzeyde dalga alıyor.  Bu nedenle kapasite arttırmak için yüzer ponton koyulamıyor.

Çay Ocağının “Özel Statülü Müşteri” (ÖSM) Yönetimi Stratejisi

Maslak’ta bir plazada çalışıyoruz. Yani “plaza insanı” tabir edilen beyaz yakalı grubuna dahiliz.

Ama her cuma, Tarabya’ya gidip, öğlen yemeğimizi küçük ama sevimli bir esnaf lokantasında yiyoruz. Çıkışta, lokantanın hemen arkasında bulunan ve ülkemizdeki hemen her  çarşının ayrılmaz bir parçası olan çay ocağında biraz oturup çay içiyoruz.

Bu adetimiz epey bir süredir devam ettiği için artık hem oradaki insanlarla hem de çay ocağını işleten arkadaşlarla bir parça tanıştık. Biz her ne kadar şirketimizi, görevlerimizi söylemediysek de; son derece sıcakkanlı, konuşkan ve hayli uyanık garsonumuz bir süre sonra özellikle bana “müdürüm” diye hitap etmeye başladı.

Belli ki namım buralara kadar gelmişti. 🙂

Bu “müdürüm” tabiri ortaya çıktıktan sonra çay ocağındaki sesli sistemde siparişlerin de giriş şekli değişti: “Üç çay çek, yaldızlı” veya “iki oralet, müdürüme” gibi…

Sonradan fark ettik ki; bizim bardaklar diğer masalardaki ince belli, sıradan ve renksiz kahvehane bardaklarından farklı. Ortasında altın yaldızlı bir hale bulunuyor.

Eee, ne de olsa biz özel statülü müşteriyiz…

Bize özel bir muamele yapılıyor, kendimizi iyi hissedeceğimiz bir ayrıcalık sunuluyor. Hafiften de bize duyuruluyor ki, içtiğimizi normal çay zannedip gaflete düşmeyelim. Gene gelelim, hep gelelim…

İşte sözünü ettiğim çay bu: Müdür çayı…

 yaldızlı bardakta çay

Çay ama bildiğiniz çay değil…