Denizle şaka olmaz…

Denizcinin kol saati olmazmış… Sakin, dikkatli ve hesaplı olmak lazım.

11 Ağustos 2018 günü denizde çok ilginç bir badire atlattım.

Yazın ortasını geçmişiz. Marmara’da kuvvetli poyrazlar var. Bazen dalgalar benim 5,3 metrelik yelkenlimin boyunu aşacak şiddete ulaşsa da, ben rüzgar varken denize mutlaka çıkmak istiyorum.

1,5 sene önce aldığım 6 beygirlik Mercury dıştan takma motor her nasılsa arızalandı. Sürekli stop ediyor. (Çocukken “istop” derdik, hatta topla oynanan istop diye bir oyunumuz vardı.) Gemlik’te yetkili servise gösterdim, bir – iki bakım – onarımdan sonra kabahati yakıtta buldular. Birkaç gün düzeldi gibi ama hastalığı sonradan tekrar nüksetti. Gaz yemiyor, yüke binince stop ediyor. Ama ite – kaka gidip geliyorduk. Tekrar servise gitmesi lazımdı.

Bir kaç kere denizde stop edip çalışmayınca, mecburen etraftaki kaptanlardan yardım isteyip tekneyi çektirdim. Ama teknede bir de yedek motor bulundurma düşüncesi belirdi. Biraz araştırdım. Tomking 3,5 beygir 2 zamanlı bir küçük motor satın aldım. Aslına biraz ağaç kesme hızarından bozma bir şey gibi görünüyor ama bayağı ciddi çalışıyor. Şaka gibi, oyuncak gibi…

Her neyse, benim Mercury’i yedeğe alıp bu ufaklığı denemek için yerine taktım. 1:20 yağ/benzin karışımını hazırlayıp deposunu doldurdum. İpini çektim hemen çalıştı. Gayet güzel güç üretiyor. Hadi dedim marina içinde bir-iki tur atayım. Halatları çözüp yerimden çıktım. Performansı fena değil, dar zamanda çok işe yarar. Bir kusuru var, sadece ileri çalışıyor, geri vites için şanjman yok, ama motor 360 derece dönebiliyor.

Marinadan çıkıp açıkta bir göreyim, yapabilirsem yelkenleri de açayım dedim. Ama bu tecrübeli bir denizcinin yapmayacağı bir şeydi. Çünkü yelkenle denize çıkmak için mutlaka biraz ön hazırlık lazımdı.

Rüzgar şiddetli değil ama öğleden önceden kalma bir soluğan var, dalgalar büyükçe geliyor.

Bu arada geçirdiğim badireyi izah için biraz teknik bilgi vermem gerekli. Bizim kullandığımız “sloop” tipi yelkenlilerde, teknenin orta altından aşağıya doğru inen “salma” denilen genellikle dökme demir veya kurşundan yapılan ağır bir parça bulunur. Bir çok görevi olan, çoğu kez köpek balıklarının sırt yüzgecine benzeyen bu parça kısaca yelkenlere binen rüzgar basıncını dengeler, suya karşı yanal direnç oluşturarak teknenin ileri hareket etmesine imkan verir. Ama nihayetinde su altına uzanan bir parçadır ve sizin karaya yaklaşma mesafeninizi arttırır. Her denizci teknesinin su çekimi mesafesini bilmelidir. Bizim Tiny17’mizin su çekim 80 cm idi. Yani yaklaşık 1 metre derinliğe kadar sahile yanaşabilirdik. aksi taktirde salma dibe değer, tekne karaya oturur,  yanlamaya başlar ve kontrol edilemez hale gelir.

Aşağıdaki basit çizimde durumu biraz izah etmeye çalıştım.

Tehlikeli durum nasıl oluşuyor?

Velhasıl, motor beni tam marina ağzına getirdiğinde, kafadan aldığım ve poyrazdan gelen rüzgar müsaade ettiği için ana yelkeni basmaya başladım. Benim ana yelken direğe yelken arabası denilen, perdelerde kullanılan kopçalara benzer şekilde çalışan plastik parçalarla bağlanıyor. Bunlar bazen kanal içinde sıkışabiliyor, fazla yüklenirseniz kopabilir veya iyice sıkışabilirler. Bir kaç kez başıma geldiğinden biliyorum. yine aynı şekilde bir sıkışma oldu. Ben yeni küçük motorun kontrol sapını bırakmaya mecbur kaldım. Bu arada yarım basılı olan ana yelken doldu ve beni yana çevirdi. İrice bir dalga da çalışan motoru 180 derece çevirdi ve sapı suya girdi. Elektrikli on/off kontrol anahtarı da suya girip ıslanınca kısa devre yapıp motor stop etti.

Olayın geçtiği yer aşağıda:

Rüzgar beni iskele kontradan basarak sahile itmeye başladı. Mesafe çok kısa, hemen salma dibe değebilir. Hemen demir atıp tekneyi durdurmam gerektiğini düşündüm. Böylece rüzgarı kafadan alıp, ana yelkene de müdahale edebilecektim.

Hızla teknemin pruvasına geçtim, ama tekne fındık kabuğu gibi çalkalanıyor. Her zaman tedbir için demiri kısa bir el incesi ile baş koç boynuzuna bağlarım. Meret düğüm çözülmüyor, bense her saniye karaya doğru gidiyorum. Güç bela demiri attım, tekne hemen düzeldi fakat adım gibi eminim demir tarayacak, zira kaloma verecek imkan yok.

Bu arada hemen bizim barınak yöneticisi Murat kaptanı aradım. Bizim hızır eleman Fatih’i küçük bir taka ile yardıma gönderdi. Fakat aradan geçen 10 – 15 dakika için demir azar azar gevşeyerek beni iyice karaya yaklaştırdı. Fatih bana halat verdiği dakikada salmanın zemindeki kurma sürtme sesini duymaya başlamıştım. Son anda yana devrilmekten ve sonucunda bir sürü başka hasardan kurtuldum.

Velhasıl; denizle şaka olmaz. Hazırlıksız, plansız, düşüncesizce denize çıkılmaz. Denizin verdiği heyecan ve mutluluğa bir an önce kavuşmak için asla acele etmemeli.

Denizcinin kol saati olmazmış… Sakin, dikkatli ve hesaplı olmak lazım.

Direkte makara değişimine alternatif bir çözüm…

Yeni teknemizi kendi barınağımıza nakletmek için çıktığımız ilk seyirde ana yelken mandarını taşıyan makara direğin tepesindeki yerinden bir şekilde çıkarak, halat-yelken-makara hepsi aşağıya düşmüş, makaranın bilemediğim bazı parçaları da denize gitmişti.

Bizde nakil için seyrimizi sadece cenova  (ön yelken) ile yapmıştık.

Bizim teknenin diğer halatlarının da elden geçmesi, bazılarının değişmesi gerekiyor. Ama bunun için ne vaktim, ne de bütçem müsait. Şimdilik acil olduğu için internetten (www.marintekstore.com) iki yön makarasını hızlıca sipariş ettim. Ertesi gün geldi.

Bunlardan büyük olanının MWL (Maksimum Working Load) kapasitesi 500 kilogram. Diğerinin ki ise 350 kilogram. Uygun bir halat ile bir kişiyi rahatlıkla ve emniyetli bir şekilde direğe çekebilecek güçteler.

Ronstan ağır yük yön makaraları
Ronstan ağır yük yön makaraları

 

Ama bunu yapabilmek için her şeyden önce bir şekilde diğerin tepesine ulaşıp bu makaralardan en az birini halatıyla birlikte takabilmemiz lazımdı. Bunun için üç yol vardı bildiğimiz:

  • Direği yatırmak
  • Direğe tırmanmak
  • Direğe sepetli vinçle ulaşmak…

Dördüncü opsiyonu bizim komşu Adil kaptan’dan öğrendik. Marinada bağlı Otantik Otel &Restoran’a aborda olup onun üzerinden çalışmak… Turan Emeksiz adlı bu eski şehir hatları vapuru, şimdi bir otel restoran. Muhtemelen gençliğimde bu vapurla çok defa seyahat etmişimdir, çünkü ismi çok tanıdık.

Bu harika fikri hemen uyguladık. Otantik’e yanaştığımızda sağ olsunlar çok yardımcı oldular, talebimizi kabul ettiler. Üçüncü kattaki terasa çıktığımızda direğin tepesi el – göz mesafesindeydi. Tekneyi biraz yatırıp  kolaylıkla yeni iki makarayı ve ana yelkenin makarasını monte edip halatlarını verdik.

Eski İstanbul şehir hatları vapuru Turan Emeksiz, şimdiki Otantik Otel & Restoran…

 

Artık yedekli bir şekilde makara ve halatlarımız hazırdı. Hemen marinadan çıkıp rüzgarsız havada yelkenleri bastım. Allah’a çok şükür, sorun yok…

Tekrar marinaya döndüm. Ama, tam yanaşırken hafif bir rüzgar çıktı, beni ateşledi. Tekrar çıktım, ve çift yelkenle kayda değer ilk seyrimi yaptım.

Güzeldi; tekneye alışmaya ve daha çok güvenmeye başladım.

Bu arada kadraja giren radar reflektörünü sonradan düzgünce bağlayıp yükselttim.

 

Marina içinde

Bizim yeni teknenin dışarıdan çekilmiş ilk videosu bu. Balıkçı barınağında beni bekleyen Adil kaptanı almaya gidiyorum, motor rölantide çalışıyor. Hem benim ağırlığım, hem de tekne içine yerleştirdiğim malzemelerin dengesizliği nedeniyle teknenin pruvası biraz yükselmiş, su hattı çizgisi görünüyor.

Seyirde de önemli bir konu olduğu için, teknedeki yüklerin oluşturduğu ağırlığın dengeli olarak dağıtılması lazım.

Arkada ilk görünen vapur Adalet Bakanlığına bağlı. İkincisi ise Otantik Hotel & Restoran.

Güzelyalı Marina, kapasitesi sınırlı ama lokasyonu güzel bir barınak. Mudanya İDO iskelesi ile sırt sırta komşuyuz. Marina ağzında derinlik salması uzun tekneler için sıkıntılı ve kum birikmeye devam ediyor. Burası poyrazda içeriye hatırı sayılır düzeyde dalga alıyor.  Bu nedenle kapasite arttırmak için yüzer ponton koyulamıyor.

Çay Ocağının “Özel Statülü Müşteri” (ÖSM) Yönetimi Stratejisi

Maslak’ta bir plazada çalışıyoruz. Yani “plaza insanı” tabir edilen beyaz yakalı grubuna dahiliz.

Ama her cuma, Tarabya’ya gidip, öğlen yemeğimizi küçük ama sevimli bir esnaf lokantasında yiyoruz. Çıkışta, lokantanın hemen arkasında bulunan ve ülkemizdeki hemen her  çarşının ayrılmaz bir parçası olan çay ocağında biraz oturup çay içiyoruz.

Bu adetimiz epey bir süredir devam ettiği için artık hem oradaki insanlarla hem de çay ocağını işleten arkadaşlarla bir parça tanıştık. Biz her ne kadar şirketimizi, görevlerimizi söylemediysek de; son derece sıcakkanlı, konuşkan ve hayli uyanık garsonumuz bir süre sonra özellikle bana “müdürüm” diye hitap etmeye başladı.

Belli ki namım buralara kadar gelmişti. 🙂

Bu “müdürüm” tabiri ortaya çıktıktan sonra çay ocağındaki sesli sistemde siparişlerin de giriş şekli değişti: “Üç çay çek, yaldızlı” veya “iki oralet, müdürüme” gibi…

Sonradan fark ettik ki; bizim bardaklar diğer masalardaki ince belli, sıradan ve renksiz kahvehane bardaklarından farklı. Ortasında altın yaldızlı bir hale bulunuyor.

Eee, ne de olsa biz özel statülü müşteriyiz…

Bize özel bir muamele yapılıyor, kendimizi iyi hissedeceğimiz bir ayrıcalık sunuluyor. Hafiften de bize duyuruluyor ki, içtiğimizi normal çay zannedip gaflete düşmeyelim. Gene gelelim, hep gelelim…

İşte sözünü ettiğim çay bu: Müdür çayı…

 yaldızlı bardakta çay

Çay ama bildiğiniz çay değil…

Yeni Tekne – Ege Yat 23

İlk göz ağrımız olan Tiny 17’yi yeni sahiplerine devredip İstanbul’a uğurladım. O artık Joy ismiyle Küçükyalı balıkçı barınağında olacak. Özleyeceğiz.

Onu satmadan birkaç gün önce komşu marinada satışa çıkan iyi durumda ve 7 metrelik bir tekne ilanına rastladım. Gittim, gördüm –  görüştüm. Yaş ve modeline göre yüksek fiyatlı da olsa iyi durumda olduğu için biraz zorlanarak  satın aldım, Allah’a hamd olsun.

Bu yeni tekne bir Ege Yat 23. WC kabini, iki kişilik baş altı yatağı, küçük mutfağı ve marşlı motoru ile daha kullanışlı bir tekne. Bir kaç günlük seyirlere çok rahatlıkla çıkılabilir.

Yeltes Halley 7 veya Hunter 23 modellerinden esinlenerek, eskiden Üstündağ olarak bilinen şimdi Ege Yat olarak faaliyetlerine devam eden firma tarafından üretilmiş bir tekne.

İlk seyrimize ait kısa videoyu aşağıdan izleyebilirsiniz.

Bu seyirden sonra bizim eski teknenin yerine bağladık ARDA’yı. Son hali böyle:

Arda 80 yeni marinasında dinleniyor.

Yeni videolarını yakında youtube kanalımda görmeniz mümkün olur inşaallah…

Karadeniz’de yelken yapmak, boş barınaklarda kışlamak…

Benim memleket Sinop – Ayancık. Sinop, bazı anketlerde Türkiye’nin en mutlu kenti olarak geçiyor. İnanırım, zira yolu, sanayisi, tarımı,  olmadığından, bugüne dek iyi tanıtılamamış tarihi yerleri vb. dolayısıyla, çok dikkat çekmiyor. Netice olarak şehirde ve ilçelerinde kirllilik, trafik, gürültü – patırtı da yok. Çoğunlukla devlet memurları ve esnafların çalıştığı ve emeklilerin tercih ettiği, nüfusun çoğu ilden küçük olduğu bir bölge burası.

Ama muhteşem ve dokunulmamış bir doğası, harika insanları var.

Hele benim ilçem, Ayancık, daha da küçük ve sevimli bir yer; adı üzerinde  Ayancık çayının deltası üzerinde kurulmuş bu küçük sahil kasabası. Bilinmeyen ve aslında ilginç bir çok özelliğe sahip.

Biraz batısında, Çaylıoğlu köyünde, İstifan Burnu denilen bir çıkıntısı var. Burada uzun zaman önce yapılmış bir balıkçı barınağı var. Hayli büyük. Sanırım bir dönem liman olarak düşünülmüş, ama hem kara yolu bağlantısı olmaması, hem de  bölgede nakledilecek hammadde/ürün üretilmiyor olması projeyi aksatmış.

Karadeniz, doğasıyla, deniziyle, insanıyla ve bitmek tükenmez bilmeyen poyrazıyla aslında yelkenli ve yat turizmi için çok elverişli bir parkur. Bunun için basit bazı düzenlemeler ve biraz tanıtım yeterli olur.

İstifan burnu ve Karadeniz hattında bulunan benzeri balıkçı barınakları, yat turizmi için basitçe revize edilebilirler. Su, elektrik ve yakıt ikmali yapılabilecek imkanlar oluşturulabilir. Keza gelen misafirlere karada da köylere, yaylalara, turistik yerlere turlar yaptırılabilir.

Marmara ve Ege’de neredeyse tamamı dolu olan, yer bulunsa da fahiş fiyatlarla hizmet veren marinalar ve barınaklar aslında bir fırsat da doğuruyor. Karadeniz barınakları, bu güzel ve bakımı pahalı tekneler için  kışlamak, bakıma alınmak için güzel ve hesaplı bir seçenek oluşturabilir. Bu şekilde düşük gelirli bu bölgede yeni bir ekonomi ve kazanç kapısı da açılabilir…

SV Bursa Proje

2015 yılında satın aldığımız bu Tiny 17, 17 feet  boyundaki (5,3 metre) Şaşal Denizcilik yapımı yelkenli, uzun yıllardır uğraştığımız, hayal kurduğumuz denizcilik maceramızın başlangıcı oldu. Adı bizden önce “Bursa Proje” olarak konmuştu. Kişiliğine dokunmamak için ismini değiştirmedik.

Okul yıllarımızda yaz aylarında çalışmaya gittiğimiz Marmaris’te, gece mesaisini bitirip gündüze varınca; Mavi tur’dan dönen fiber teknelerin temizliğini yapardık. Bu teknelerle ilk temasımız o zaman olmuştu. O yıllarda hem çok pahalı, hem de çok az insanın bildiği bu fiber tekneler, hayallerimizi süslemeye başlamıştı.

Yıllar içinde, çalıştığım şirketin yelken takımı kuracağını duyduğumda ilk adaylardan biri oldum. Sonra kurslar, seyirler geldi. Hemen ardından ADB (Amatör Denizci Belgesi) aldım.

Bu küçük tekneler, bir bakıma spor arabalar gibidirler. Küçük ve kullanışlıdırlar, bir – iki kişi için yeterli alan sağlarlar. Kısa mesafeli seyirlerde, günlük gezilerde hiç sorunsuz ve kolay kullanım imkanı sunarlar. Aslında uzun mesafelere de çıkarlar. Ancak büyük denizlere çıkmak için epeyce deneyim ve donanım gerektirirler. Bizimkinden daha küçük teknelerle okyanus geçen çılgın denizciler var dünyada.

Bizim kültürde yatı – katı olmak zenginlik alameti gibi görünüyor. Aslında böyle bir tekneye oldukça mütevazı bütçelerle sahip olmak mümkün. Bugün online satış portallerinde 15 – 25 bin TL arasında orta halli yelkenliler bulmak mümkün.

Bizim Tiny, zorlarsanız üç kişiyi yatırır, beş kişiyi gezdirir.  Çok denizcidir. Yelken performansı iyidir. Yarış teknesidir diyemem ama birçok büyük tekneyle yarışabilir. Orsa seyri fena değildir. Kıçtan takma motorla hareket ettiği için çok süratli değildir. Ama zaten yelkenlilerden sürat değil menzil beklenir.

Bu arada ülkemizde 10 beygirin altında motoru olan ve/veya 7 metrenin altındaki tekneler için ADB ve Telsiz ehliyeti gerekmiyor.

Tiny bize ve hayatımıza bir çok değişik açılım getirdi. Bunlara ilişkin paylaşımlarım olacak inşaallah…

Durağan Şirketler

Ergenlik dönemindeki şirketlerin (15 -25 yıl arası) pek çoğunda, orta ve uzun vadeli sorunlara ve bunların çözümlerine ilişkin genel tespitler, hatta bu çözümlerin uygulama detayları üzerinde yaygın mutabakat mevcuttur. Bu çözümlerin uygulanması yönünde yönetimin iradesi bile bulunsa, bunların bir türlü hayata geçirilemediği, kısmi ya da total felç vakaları izliyorum.

Hissedarlar değişimi tetiklemek ve sürüklemek için yetenek transferine yöneliyorlar. Bu yeni oyuncular ya tutunamayıp oyundan düşüyor, ya da mevcut yapıya hızla uyum sağlayıp etkisizleşiyorlar, eskiyorlar. Bu sonucu doğuran sebeplerden önemli bir kaçını kısaca sıralayalım:

Birbiriyle İç İçe Geçmiş Sistemler:

Şirketin organizasyonel yapısı “kıdem esaslı” olarak kurgulanmıştır. Yönetim kadrosu hep kıdemli çalışanlardan oluşur. Yeni yetenekler kategorisinde ise yüksek bir turn-over vardır. Yedekleme olmadığından; gideri yüksek, enerjisi görece az olan ekiplerin maliyeti önemli bir yük teşkil eder. Ücret uygulamaları büyük oranda prim sistemi üzerine, hedef ve hedef takip sistemleri de prim sistemleri üzerine ve nihayet büyüme stratejisi de bu ikisi üzerine inşa edilmektedir. Karlılık ciddi sorun olmaya başladığında; bütçelenen gelir artışı otomatik olarak giderleri de arttıracak; kıpırdayacak yer kalmayacaktır.

Yukarı Delegasyon

Firmanın güç mesafesi hayli yukarıdadır. Karar vericilerin sayısı azdır. Her konu hemen her durumda en üst makama onaylatılmak istenir. Bu aynı zamanda mutabık olunmayan kararları engellemenin de en kestirme bir yoludur.

Yönetim takımı bitmez tükenmez toplantılarda, en ince detaylar için ter dökerken, aşağıdaki pek çok orta ve alt kademe çalışan, bu toplantılardan gelecek kararları huzur içinde beklerler. Yöneticiler, dünün ve bugünün sorunları ve kararları ile boğuşurken, hiçbir zaman yarına bakmaya ve odaklanmaya vakit bulamazlar… Şirket sessizce irtifa kaybetmekte, güncelliğini ve hızını yitirmektedir.

Liderlik Eksikliği

İcranın başındaki yöneticiler, günlük operasyonun o kadar içindedirler ki, sektörü, müşteriyi ve rekabetin seyrini izleyecek durumda değillerdir. İş yükünün büyük bölümü yetki/sorumluluklar yeterince adil (yani akıllıca) dağıtılmadığından kendi üzerlerindedir. Bu nedenle aşağıdaki çalışanlar gelişim alanı bulamazlar.

Bu yöneticiler ise, şirket gündemine alınacak yeni konular, yeni yöntemler üretemezler. Bu konular her zaman müşterilerin talebi ile ya da rakiplerin ürün ve hizmetlerine mukabele şeklinde gündeme gelir.

Bu tür konular gündeme geldiğinde de, bunlara ilişkin projeleri –daha önemli işleri olduğundan- altlarındaki yetkisiz ve deneyimsiz gençlere vererek ya süreci uzatır ya da asla tamamlanamayacağı bir sürece sokarlar.

Survivorlar:

Uzunca bir süre hayatına devam etmiş şirketlerde değişimi başlatacak kişilerin önündeki en yüksek dağ silsilesi budur. Kritik pozisyonlarda, zaman içinde yorulmuş, düşünsel katkısı azalmış kişiler bulunur. Uzun süredir böyle olduğu için orada yeni yetenek yetişmemiş, dışarıdan gelenler barındırılamamış, pozisyonlar yedeklenememiştir.

Yetki onay düzeyleri unvanlara değil, kıdeme göre verilmiş, ekip içinde çok etkin bir iç network oluşmuştur. Mutabakata değil, menfaat birliğine dayanan bu ittifak, direnç konusunda en üst yönetimi dahi yıldıracak güçte olabilir. Geçmiş tecrübeleri, şirketin sergüzeştine hâkim olmaları ve hissedarlarla yıllara dayanan hukukları sebebiyle, kıpırdatılmaları imkansız denecek kadar zordur. Hancılar ve yolculara ilişkin pek çok hikaye dilden dile dolaşmaktadır.

Süregelen Ticari Başarı

Ekipler genel olarak uzun süren ticari başarılarını, süreç ve sistemlerinin etkinliğine ve kendi katma değerlerine bağlama eğilimindedirler. Kısmen de haklıdırlar. Ancak zaman, her şeyi olduğu gibi bunları da eskitir ve güncelliklerini kaybederler. Sonuçta başarı, başarısızlığı doğuracak bir algı bozulmasına dönüşür. Çalışanlar mevcut hiçbir şeyin değiştirilmesine, dönüştürülmesine kolayca razı olmazlar. Lider firmaların devrilmesine sebep olan önemli işlevsel enfeksiyonlardan biridir bu.

Ne Yapmalı?

Her durumda; dönüşümü yönetmek durumda olan yönetici/ler/in iç iletişimi elden bırakmamaları, sebat etmeleri ve yönetimle/hissedarlarla yakın temas ve mutabakatı göz ardı etmemeleri gerekir. Bu konuda kendileri için koçluk ve şirket için danışmanlık almayı da mutlaka düşünmelidirler.

İlk İntiba önemli… Ama yönetilebilir mi?

İş dünyası bir şekilde “ilk intiba” konusunu önemsiyor gibi görünüyor. Toplantılar, mülakatlar, satış görüşmeleri vesaire, ilk intibaların elde edildiği alanlar olarak hep dikkatimizi yoğunlaştırdığımız, kendimizi -kıyafetimizi – duruşumuzu kontrol etmeye çabaladığımız anlar oluyor. Sahte gülücükler, şiddetli el sıkışmalar, bir türlü kesilmeyen göz temasları, suskun kalamadığımız saniyeler vesaire… Hepsi etkili bir “ilk intiba” için.

İlk intiba; iki ayrı insanın birbirini algılaması, iki ayrı alem, iki ayrı dünya, iki ayrı algılayış ve yorumlayış biçiminin ilk kez karşılaşması aslında. Bu ilk temas, birbirine salınmış iki denizin kavuşması, karışması, köpürmesi gibi biraz taşkın, geçici ve bulanık bir deneyim. Bu karşılaşma esnasında kişilerin hangi özellikleri sebebiyle nasıl bir algı bükülmesi yaşadığını çözümlemek hayli zor. Kişisel farkındalık ve derinlik lazım.

Yer, zaman, çevresel koşullar gibi algılarımızı, duygularımızı derinden etkileyen dış faktörlerden sıyrılıp karşımızdaki insan hakkında saf ve isabetli bir ilk intiba üretmek de, her kula nasip olamıyor. Objektif olabilmek her zaman olduğu gibi “imkânsız“.

İnsanların dış görünüşleri, ses tonları, diksiyonları kıyafetleri gibi yüzlerce özellikleri; bu özelliklerin her bir versiyonuna karşı bizim tecrübe ve deneyimlerimizden hareket alan “kanaatlerimiz” var. Aslında bu kanaatlere utanmadan – çekinmeden “önyargılarımız” da diyebiliriz. Hepimizde var.

Özetle, binlerce mülakat ve toplantıdan sonra benim anladığım; insanların iyi bir izlenim bırakmak için kendilerini sıkması, şekilden şekle girmesi ve bazı klişe davranışları takınması yarar sağlamıyor.

Zira, bıraktığım ilk intiba büyük ölçüde benden değil  karşıdaki insandan kaynaklanıyor, onun zihninde oluşuyor, dayanağı ve kaynağı onun geçmişi ve dağarcığı… Bu alan ise bilinemez ve yönetilemez.

Herkes olduğu gibi davransa yeter. Mevlana hazretleri sekiz asır önce özetlemiş, biz de ballandırıp uzatıyoruz: “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol”.

Sonuçları değiştirmek kolay değil…

Sonuçları değiştirmek istiyorsanız, önce düşünceleri, sonra yapabilirseniz yerleşmiş alışkanlık ve davranışları, ardından kanıksanmış –  ezberlenmiş süreçleri, belki ardından da bir parça organizasyonu ve nihayet bazı adamları değiştirmelisiniz…

Sürdürülebilirse; bu değişimin etkisiyle ihtiyaç duyulan yetkinlikler değişecek, dolayısıyla ekibiniz ya gelişecek veyahut yenileriyle yer değiştirecektir. Bu durumun çalışma ortamına ve kültüre etkileri ise epeyce bir süre sonra izlenmeye başlayacak, yeni durum böylece yerleşmeye ve kökleşmeye duracaktır.

Siz ya da yerinize gelen bir başkası, bu yeni yerleşen kültüre ve iş yapış biçimine eleştirel bir bakış açısı ile dokununcaya kadar “yeni eskiniz” işte bu yeni durum olacaktır.

Mutlaka bir gün birileri sizin şimdi yenilediğiniz “eskinizi” yenisiyle değiştirecektir. Bu değişimi siz yapmadıysanız ve hala oradaysanız, onu korumak için direnç gösteren “elebaşlarından biri de”  maalesef siz olacaksınız.

Eğer hala farkında değilseniz…