Çay Ocağının “Özel Statülü Müşteri” (ÖSM) Yönetimi Stratejisi

Maslak’ta bir plazada çalışıyoruz. Yani “plaza insanı” tabir edilen beyaz yakalı grubuna dahiliz.

Ama her cuma, Tarabya’ya gidip, öğlen yemeğimizi küçük ama sevimli bir esnaf lokantasında yiyoruz. Çıkışta, lokantanın hemen arkasında bulunan ve ülkemizdeki hemen her  çarşının ayrılmaz bir parçası olan çay ocağında biraz oturup çay içiyoruz.

Bu adetimiz epey bir süredir devam ettiği için artık hem oradaki insanlarla hem de çay ocağını işleten arkadaşlarla bir parça tanıştık. Biz her ne kadar şirketimizi, görevlerimizi söylemediysek de; son derece sıcakkanlı, konuşkan ve hayli uyanık garsonumuz bir süre sonra özellikle bana “müdürüm” diye hitap etmeye başladı.

Belli ki namım buralara kadar gelmişti. 🙂

Bu “müdürüm” tabiri ortaya çıktıktan sonra çay ocağındaki sesli sistemde siparişlerin de giriş şekli değişti: “Üç çay çek, yaldızlı” veya “iki oralet, müdürüme” gibi…

Sonradan fark ettik ki; bizim bardaklar diğer masalardaki ince belli, sıradan ve renksiz kahvehane bardaklarından farklı. Ortasında altın yaldızlı bir hale bulunuyor.

Eee, ne de olsa biz özel statülü müşteriyiz…

Bize özel bir muamele yapılıyor, kendimizi iyi hissedeceğimiz bir ayrıcalık sunuluyor. Hafiften de bize duyuruluyor ki, içtiğimizi normal çay zannedip gaflete düşmeyelim. Gene gelelim, hep gelelim…

İşte sözünü ettiğim çay bu: Müdür çayı…

 yaldızlı bardakta çay

Çay ama bildiğiniz çay değil…

Akademik başarı, profesyonel başarıyı garanti edemiyor.

İşe alımcının yaptığı önemli hatalardan biri de, adayın  parlak eğitim hayatına aldanmaktır.

İyi bir üniversiteden, iyi bir dereceyle mezun olmuş bir adayın, pozisyona/şirkete uygun aday olduğuna dair kanaat getirmek kolaydır. Etrafta bu kanaati destekleyen pek çok örnek ve yaygın bir kanaat zaten vardır. Halbuki, iyi okullardan yüksek notlarla mezun olup iş hayatında beklenen seviyeye gelememiş ya da öğrencilik hayatı kötü geçse de çok başarılı olmuş örnekler de mevcuttur, ama her nedense bu yanları pek göze batmaz.

Bir öğrencinin, okul başarısına etki eden yetkinlik seti, profesyonel hayatta lazım olan yetkinliklerden sadece bazılarını içerir. Normal bir okulu bitiren yada iyi bir okuldan düşük bir notla mezun olan öğrencilerin, okul hayatında daha başarılı öğrencilere kıyasla profesyonel hayatta daha hızlı yol aldıklarına dair bir gözlemim var. Zira;

  • Okuldaki başarı, bireysel bir çabanın sonucudur. Takım çalışması gerektirmez.
  • Başarı, çoğu kez kişinin diğer insanlarla olan ilişkisini deforme eder. Arkadaş çevresini daraltır ve değiştirir.
  • Ders çalışmak, sınav vermek, okullarda süregelen diğer birçok faaliyetten feragat etmeyi zorunlu kılar. Sosyalleşme zayıflar.
  • Zeka ile akıl aynı şey değildir. Kavrama kabiliyeti yüksek zeki gençlerin aynı oranda “akıllı” olamamaları pekala mümkündür.
  • Okulda başarı, aynı zamanda bir imkan meselesidir. Maddi imkanlar itibariyle her genç iyi okullarda okuyabilecek koşullara sahip olamayabilir.
  • Her şirketin olduğu gibi, okullarında kendi kültürleri var. Bu kültürün etkisi altında kalmış gençlerin, katıldıkları şirketlerin kültürüne uyum sağlayamamaları sık rastlanan bir durumdur.

Elbette, sosyal zekası yüksek, iletişimi güçlü ve ders çalışmadan çok iyi sonuçlar alabilen gençler de var, İş hayatı onları hızla yükseltiyor. Fakat sayıları az, bulmak/almak/tutmak zor.

İşe alımcı dikkatli olmak, adaylarının pırıltısına aldanmamak zorunda…

Herkese kolay gelsin.

İlk İntiba önemli… Ama yönetilebilir mi?

İş dünyası bir şekilde “ilk intiba” konusunu önemsiyor gibi görünüyor. Toplantılar, mülakatlar, satış görüşmeleri vesaire, ilk intibaların elde edildiği alanlar olarak hep dikkatimizi yoğunlaştırdığımız, kendimizi -kıyafetimizi – duruşumuzu kontrol etmeye çabaladığımız anlar oluyor. Sahte gülücükler, şiddetli el sıkışmalar, bir türlü kesilmeyen göz temasları, suskun kalamadığımız saniyeler vesaire… Hepsi etkili bir “ilk intiba” için.

İlk intiba; iki ayrı insanın birbirini algılaması, iki ayrı alem, iki ayrı dünya, iki ayrı algılayış ve yorumlayış biçiminin ilk kez karşılaşması aslında. Bu ilk temas, birbirine salınmış iki denizin kavuşması, karışması, köpürmesi gibi biraz taşkın, geçici ve bulanık bir deneyim. Bu karşılaşma esnasında kişilerin hangi özellikleri sebebiyle nasıl bir algı bükülmesi yaşadığını çözümlemek hayli zor. Kişisel farkındalık ve derinlik lazım.

Yer, zaman, çevresel koşullar gibi algılarımızı, duygularımızı derinden etkileyen dış faktörlerden sıyrılıp karşımızdaki insan hakkında saf ve isabetli bir ilk intiba üretmek de, her kula nasip olamıyor. Objektif olabilmek her zaman olduğu gibi “imkânsız“.

İnsanların dış görünüşleri, ses tonları, diksiyonları kıyafetleri gibi yüzlerce özellikleri; bu özelliklerin her bir versiyonuna karşı bizim tecrübe ve deneyimlerimizden hareket alan “kanaatlerimiz” var. Aslında bu kanaatlere utanmadan – çekinmeden “önyargılarımız” da diyebiliriz. Hepimizde var.

Özetle, binlerce mülakat ve toplantıdan sonra benim anladığım; insanların iyi bir izlenim bırakmak için kendilerini sıkması, şekilden şekle girmesi ve bazı klişe davranışları takınması yarar sağlamıyor.

Zira, bıraktığım ilk intiba büyük ölçüde benden değil  karşıdaki insandan kaynaklanıyor, onun zihninde oluşuyor, dayanağı ve kaynağı onun geçmişi ve dağarcığı… Bu alan ise bilinemez ve yönetilemez.

Herkes olduğu gibi davransa yeter. Mevlana hazretleri sekiz asır önce özetlemiş, biz de ballandırıp uzatıyoruz: “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol”.